![]() |
Mehmet Akif Ersoy'un Kur'an-ı Kerim'i Tercüme Etmek Hususunda En Çok Korktuğu şey Neydi? |
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe meâli ile İRŞAD değil İFSAD (Fesat-bozgunculuk) yapılacaktı... Ben, bir ara, Akif Bey'in çekingenliğini yersiz buldum. Bu hâli onun taassubuna hamleder gibi oldum. Yanımızda bermutad Basri Bey de vardı. O serinkanlı Akif Bey canlandı ve içini şu yolda boşalttı: "Oğlum, sen bu işi basit mi sanıyorsun? Tercümesi istenen eser roman değil, beşeriyetin (insanlığın) içtimaî(sosyal) mihverini değiştiren Kur'an'dır. Herhangibir ifade ve ibarenin bile her tabirinde, hatta her kelime ve harfinde -dilbilgisi bakımından- tasrih ve teşmil, ta'rif ve tenkir gibi incelikler vardır. Meselâ Kelâmullah'a gelince, ondaki eslâftan hikâyeleri ve ahlâka ibret tavsiyeleri, emir ve nehiyleri, temsil ve tenzihleri, tebşir ve tenzirleri, vaad ve vaidleri, tergib ve terhibleri başka bir dil ile söylemek mümkün mü?"
Akif bey bu zemindeki sözüne devamla asıl korktuğu akibeti de açıkladı: "Dahası var: Tefsîrsiz ve izahsız tercümeyi eline geçirenlerden bazı mızrak kafalı cüretkârlar türeyecek; "Kur'an'ın mânâsını -Arapça bilmediğimiz için- anlayamıyorduk amma işte tercümesi meydanda. Bizim de akıl ve idrakimiz, bizim de yeter derece kiyaset ve siyasete vukûfiyetimiz var" diyerek pis pabuçlarıyla mindere, minbere çıkacaklar ve oradan vaaz edecekler, hutbeler (nutuklar) İradına yeltenecekler, İslâm'daki hakikî mânâ ve maksadı kavramadan irşad yerine ifsada kalkışacaklar. Öyle küstahların önüne ne ile ve nasıl geçilir?"
(Ruhi Naci Sağdıç, 1958)
*****
(Mehmet Akif, planlanan oyunların farkına varınca Mısır'dan İstanbul'a çıktığı son seyahatinde "Dönmezsem Tercümeleri yakarsınız!" diye vasiyet etmiştir)
Hepsini yakıp kül ettik
Defterler hemen yakılacaktı! Karar kesindi. Ancak Mısır evlerinde ne soba var, ne de ocak... Böyle bir evrak sokakta da yakılamazdı. Aklımıza benim ev geldi. Evim Abbasiye semtinde, Şâri'ul-Ceyş'te 12 numaralı köşkün müştemilâtıydı. Bahçe içinde, küçük, müstakil bir ev. Geniş balkonunda yakma işini rahatlıkla yapabilecektik. Defterleri tomar halinde tekrar bağladık, merhum Mehmed İhsan Efendi'nin göz nuru döküp el yazısıyla naklettiği o ciltli kalın nüshayı da tomarlarla birlikte alarak beş kişi bir taksiye binip Abbasiyye'ye gittik. Evde bizden başka kimse yoktu. Balkona çıkardığımız büyük alimünyum çamaşır leğeninin içinde defterleri birer birer parçalayarak yaktık. Sanki görev, eksiksiz yerine getiriliyor mu diye birbirimizi kontrol eder gibiydik. O ciltli ikinci nüsha da dahil, elde en küçük bir parça kağıt kalmamacasına hepsini yakıp kül ettik. (İsmail Hakkı Şengüler, 1992)