II. Abdülhamid Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
II. Abdülhamid Han etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2012 Çarşamba

Hiçbir târihî şahsiyet, onun kadar, tamâmen yalana dayanan isnât ve iftiralara uğramamıştır; Sultan II. Abdülhamid Han

Hiçbir târihî şahsiyet, onun kadar, tamâmen yalana dayanan isnât ve iftiralara uğramamıştır; Sultan II. Abdülhamid Han
Hiçbir târihî şahsiyet, onun kadar, tamâmen yalana dayanan isnât ve iftiralara uğramamıştır;
Sultan II. Abdülhamid Han

Hakkında, ister lehinde, ister aleyhinde olsun doğuda ve batıda en çok eser yazılan târihî şahsiyetlerden birisi mu­hakkak ki, Sultan Abdülhamid'dir. Ve yine şurası da mu­hakkaktır ki, ister kendi devrinde, ister onu tahttan uzaklaş­tıranların fâcialarla ve hatâlarla dolu devirlerinde bu büyük Türk hakanı hakkında, insaf ve iz'anla, târihî hakikatle aslâ bağdaşamayacak korkunç iftirâlar yapılmıştır.

Hiçbir târihî şahsiyet, onun kadar, tamâmen yalana da­yanan isnât ve iftiralara uğramamıştır.

Onun bütün hizmetleri hiçe indirilmek istenilmiş, uçuru­mun kenarına gelmiş ve hattâ uçurumdan aşağıya yuvar­lanmaya başlamış olan bir imparatorluğun çözülüşünü, inanılmaz bir zekâ ve faâliyet ile durdurarak, Türk milletine ve memleketine unutulmaz hizmetlerde bulunduğu hakîkati inkâr edilmiş, bu korkunç ve aşağılık kötüleme kam­panyası, maâlesef günümüze kadar devam etmiştir.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Türkiye Darül Harp mi? Yoksa bir İslam Devleti mi?

Türkiye Darül Harp mi? Yoksa bir İslam Devleti mi?
Bir çok kimse, Anayasada mevcut bulunan "Devletin dini, din-i İslam'dır." maddesinin kaldırılması ile birlikte, artık darül harp(küfür devleti) olduğumuz kanaatine sahiptirler ki bu yanlış bir kanaattir.

Çünkü tâ 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile devletimiz Darül İslam(İslam Devleti) olmaktan çıkmış Darül Harp olmuştu. Sultan Abdülhamid Han gibi veli bir padişahın, bir çok meseledeki hareket tarzını anlayamayanlar, O'nun, darül harp fetvaları ile hareket ettiğini bilmediklerinden anlayamamışlardır. Sultan Hamid, kendi sarayında yabancı elçilerle yapılan yemekli toplantılarda içki servis ettirmiştir. Evet, müslümanların halifesi ve Osmanlı'nın padişahı Sultan Abdülhamid Han, hilafeti temsil eden mekanda, makamda bunu yapmıştır.

Sultan Hamid, şahsi servetini bir Alman bankasına yatırmıştır. Daha yüzlerce, binlerce meselede, başında bulunduğu devletin darül harp olduğunu bildiği için buna uygun fetvalar ile hareket etmiştir.

Bu topraklar darül harbe dönüşeli nerede ise iki asır oluyor ve bu millet nerede ise iki asırdır İslam'ı doğru şekli ile bilen alimler ve devlet adamları yetiştirememiştir. Arada, o zaman da, bu zaman da kendini alim, şeyh, mürşid sınıfına koyup şöhret olanların, yüz binlerce müslümanları etraflarına toplayanların bile hiç bir şeyden haberleri yoktu/yok.

Daha Sultan Hamid tahtta iken, Japonlar "İslam Dinini Tetkik Cemiyeti" kurdular. Hem imparatoru hem de peşi sıra bütün Japon halkı İslam dinini seçeceklerdi. İmparator, bir çok Japon ilim adamını İstanbul'a gönderip inceleme ve araştırmalar yaptırttı. İyice İslam'a ısındı ve nihayet özel bir elçi göndererek Sultan Hamid'e "İmparatorumuz, Sizden, İslamı bize en güzel şekli ile öğretip anlatacak alimler istiyor!" dedirtti.

Sultan Hamid, Japon elçiye "Hay hay! Tabii ki, ne gerekiyorsa yapılacaktır." deyip huzurundan çıkarttıktan sonra, etrafındakilere "Bu elçinin istediği bende olsaydı, önce bu ülkeyi müslüman eder, bu ülkeyi kurtarırdım." dedi.

Şimdi siz hesap edin, o tarihlerde bile milletçe ne halde olduğumuzu. Sultan Hamid çöküşün sebebinin İslam'dan ayrılmak ve gayr-i İslami bir hayat tarzı benimsemek olduğunu bildiğinden, büyük devletleri birbirlerine düşürüp zaman kazanırken, bunun için gerekirse tavizler verirken, bir yandan da memleket içinde medreselerin ve teknik okulların sayılarını artırdı. Medreselerin kapıları sonuna kadar açıktı ama içlerinde okuyan talebe, ders veren hoca yoktu.

Bütün medrese talebelerinden askerlik vazifesini kaldırdığını, bütün hocalara da hayatları boyunca maaş bağlandığını ilan ettikten sonra bile durum pek değişmedi. Medreseleri bu millet kendi kendine kapattı. Teknik okullardan okuyanlar hatta teknik ilimlerde yetiştmek üzere Avrupa'ya gönderilenler de hep gizli masonik örgütlenmelerin kontrollerinde kaldılar. Askeri okullar tamamen masonların ve yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolüne girmişti. Sultan Hamid, en doğru kararlar ve uygulamalar ile imkansızları başarıyor, fırsatlar üretiyordu ama ya millet? Millet ne yapıyordu?

Daha şapka inkılabı olmadan onlarca sene önce İstanbul sokaklarında kadınlar açık saçık dolaşıyor, kafalarına da Fıransızların tüylü şapkalarını takıyorlardı. Erkeklerin hali de pek farklı değildi. Memlekette aydın tanınanlar, Fransızca köşe yazısı yazmaya başlamışlar, Türkçe yazmayı eksiklik kabul eder olmuşlardı. Bu hali gören Japon elçi, imparatoruna bir bilgi geçip "Efendim! Burada aydınlar bile dejenere olmuşlar. Korkarım ki bu devlet 10-20 sene içinde yıkılır." diye yazdı.

Beyoğlu, o zaman da Beyoğlu'ydu... Memleketin her tarafı meyhane doluydu. İslam devleti olduğu iddia edilen devletin zabıtaları, ancak, gece çok geç saate kadar açık olan meyhanelere ceza kesebiliyor ama bunları tamamen kapatamıyor ve göz göre göre içki içilmesine sessiz kalıyorlardı. Bu son zamanlarda Osmanlı askerinin içinde tecavüz olayları, hırsızlık-gasp olayları gözükür olmuştu. Devletin içi aynı şimdi olduğu gibi vıcık vıcık, Türk gözüken Ermeni, Rum ve en çok da Yahudiler ile doluydu. Zabıta memurları bile mason olmuşlardı.

Paşaların derdi ise Boğaz'a en büyük yalıyı dikmekti... Bu dönemde Enver Paşa gibi en temel eğitimlerden yoksun biri bile Genel Kurmay başkanı olabilmişti. İltimas, dost-akrabayı kayırma ve devlet içinde yükseltme hastalığı, rüşvet hastalığı almış yürümüştü. Sultan Abdülhamid Han'a, bağlı olduğu gerçek mürşid İbn-i Mevlana Siracüddin hazretleri "Evladım! Sen elinden geleni yaptın. Bu millet azabı hak etti. Sen Selanik'ten gelen Hareket ordusuna karşı koyma! Tahtını terk et." dediği için, Sultan Hamid karşı koymadı.

5 Ağustos 2012 Pazar

Sri Lanka (Seylan) Müslümanları

Sri Lanka (Seylan) Müslümanları
Sri Lanka (Seylan) Müslümanları

Sri Lanka, bütün insanlığın babası, ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâmın, Cennetten indirildiği yerdir. Müslümanlar buraya Serendib ve Seylan ismini verdiler.

Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın Osmanlı-Japon münâsebetlerini kuvvetlendirmek için gönderdiği Ertuğrul Firkateyni 1889 Kasımında bir cuma sabahı Seylan'ın başkenti Kolombo'ya ulaşıp mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince nüfusu 300.000 olan Kolombo'da 200.000 kişi gemiyi ziyaret etmişti. Abdülhamid Han devrinde Sri Lanka'da Osmanlı Devleti Başkonsolosu bulunmakta idi. Adada Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın teşvikleriyle Kolombo Hamidiye Mektebi, 1900'de Seylanlı Müslüman zenginler tarafından açılmıştır. 1889'da Kolombo'da "Müslümanların Dostu" adlı mecmua(dergi) ile Hıristiyan misyonerlere karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu gayretleri neticesinde Seylan Müslümanları Cuma hutbelerinde Sultan İkinci Abdülhamid'in adını okuyor, mahkemelerinde Osmanlı'nın sembolü olarak fes giyiyorlardı.

Seylanlı Müslümanlar, 1909'da Osmanlı Donanmasına, Balkan Harbin'de ve Kurtuluş Savaşı'nda da Türkiye'ye gizli ve açıktan yardım göndermişlerdir.

3 Ağustos 2012 Cuma

Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın hizmet ve eserleri

Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın hizmet ve eserleri
Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın hizmet ve eserleri

Sultan İkinci Abdülhamid Han'ın memlekete pek çok ve pek büyük iyilikleri vardır. Eserleri ve kurduğu müesseseler hakkında ciltlerle eserler yazılabilir. En büyük hizmetleri maârif -eğitim- sâhasındadır: Memleketin kültür seviyesini yükselten, Sultan Abdülhamid'dir.

Mülkiye mektebinin derecesi yükseltilmiş, Edebiyat, Fen, Hukuk Fakülteleri açılmış, Sanayi -i-Nefîse Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi), Hendese-i-Mülkiyye (Yüksek Mühendis Okulu), Dârü'l-Muallimîn-i Âliye (Yüksek Öğretmen Okulu), Mâliye Mektebi, Ticaret Mektebi ve Halkalı Zirâat Mektebi, Orman ve Maâdin (Madenler) Mektebi, Dilsiz ve A'mâ Mektepleri gibi müesseseler kurulmuştur.

Bunlardan başka bilhassa ilk ve orta tahsilin ilk müessisi Sultan Abdülhamid'dir: Bütün vilâyetlerin çoğunda i'dâdîler (liseler) açtırıp bunlar için husûsî binalar yaptırmış, kazalarda rüşdiyeler (orta mektepler) kurdurmuştur. Yalnız İstanbul'da açtırdığı liselerin sayısı altıdır. "İbtidâi" denilen ilk mektepleri köylere kadar götüren de odur.

31 Temmuz 2012 Salı

"Bu asır içerisinde Sultan Abdülhamîd Han gibi takva sahibi bir sultan gelmemiştir"


"Bu asır içerisinde Sultan Abdülhamîd Han gibi takva sahibi bir sultan gelmemiştir"



RESÛLULLÂH (S.A.V.) NİÇİN ÜZÜLMÜŞTÜ


Hindistan'ın büyük velîlerinden, Ebu'l-Hayr Hazretleri buyurdu ki;
- Bir gece Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)'i gördüm. Mübarek yüzlerinde keder ve üzüntü görülüyordu. Anam-babam sana feda olsun, yâ Resûlullâh! Üzüntü ve kederinizin sebebi nedir?" diye sordum. Resûlullâh Efendimiz buyurdu ki:

22 Temmuz 2012 Pazar

Türk bayrağına konulan haç ve Mithad Paşa

Türk bayrağına konulan haç ve Mithad Paşa
Türk bayrağına konulan haç ve Mithad Paşa

Şimdi bizde "Batıcılık" denilen sonsuz batı hayranlığının tanzimattan sonraki ilk mümessillerinden/temsilcilerinden biri de Sadrazam/ Başbakan Mithat Paşa, Türk bayrağını bozmaya kalkışmaktan çekinmemiştir.

Bu unutulmaz faciayı bizzat kendisi öğüne öğüne anlatır! Bosna-Hersek meselesi münâsebetiyle Avusturya hariciye nâzırı/dış işleri bakanı kont Andrassy'nin neşrettiği/yayınladığı bir beyannamede hilâl ile salibin/haçın bir bayrakta birleşemeyeceğinden mecazî bir şekilde bahsetmesine karşı Türk bayrağına bir Haç ilâve ediveren Mithat Paşa, bu müthiş hareketini 1325'te neşrolunan hatıratının "Tabsıra-i İbret" ismindeki birinci cildinin 181'inci sayfasında kendisinden alelusul bir üçüncü şahıs gibi hürmet ve takdirle bahsederek işte şöyle anlatmaktadır:

"Mithad Paşa sırf bu davayı yalanlamış olmak ve uygulamasını göstermek için Hıristiyan bir tabur gönüllü asker oluşturarak ve sancaklarında Ay-yıldız'ın yanına bir de salip/haç ekleyerek sözü geçen taburu, İstanbul'da herkes gördükten sonra Niş askeri tümenine göndermişti."

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Abdülhamid'in Saray Tercümanı Süryani Papaz Lois Sabuncu (Video)

Sekiz dil bilen Süryani Papaz Lois Sabuncu'nun Londra'da kalarak devlet aleyhine çalışması yerine, İstanbul'a getirilerek devletle beraber çalışması sağlanır... Abdülhamid Han, bir büyük muhalifini daha ince bir taktikle etkisiz hale getirmiş olur... 

31 Mayıs 2012 Perşembe

Târihin Şahitleri; Yıldız fotoğraf albümleri

Târihin Şahitleri; Yıldız fotoğraf albümleri
Târihin Şahitleri; Yıldız fotoğraf albümleri 


19. asrın en büyük keşiflerinden biri olan fotoğ­rafın (Photograph: photo = ışık, graph = çizim) te­melleri aslında bundan asırlar öncesine dayanır. Fo­toğraf makinesinin çalışma usûlünün, Latince'de "karanlık oda" mânâsına gelen "camera obscura" ifâdesine dayandığı bilinmektedir. Mevzu ile ilgili ilk bilgiler XI asırda yaşamış Arap asıllı ilim adamı Basralı El-Hazen'in, optik ilmi el yazmasında tafsilatlı bir şe­kilde anlatılmıştır. Karanlık oda'nın en basit îzâhı şöy­ledir: Karanlık bir oda duvarında açılmış küçük bir de­likten içeri giren ışığın, karşı duvarda ve deliğe belirli uzaklıklarla yerleştirilmiş beyaz bir perde üzerinde, dışarıdaki görüntüyü ters olarak aksettirmesidir. Bu tek­nik, eski çağlardan bu yana tatbik olunagelmiştir. Bil­hassa güneş tutulmalarının rasadında ve mimarî sa­hada bu teknikten yararlanılmıştır. Konya Karatay Medresesinin sahn tepesindeki açıklıktan ortadaki havuza akseden semânın görüntüsü ile rasadın yapıl­mış olması, Selçuklu medrese mîmârisinde karanlık oda usûlünün kullanılmış olduğunu ispatlamaktadır.

Göksu Çeşmesi (1880)
Göksu Çeşmesi (1880)
  
Târihî seyir içinde çeşitli merhaleler geçiren fo­toğraf makinesinin asıl icadı, Fransız İlimler Akade­misi mucitlerinden J. M. Daguerre tarafından yapıl­mıştır. Daguerre, kendi adıyla bilinecek tekniğini geliştirerek 1839 yılında bağlı bulunduğu akademinin basın bülteninden tüm dün­yaya îlân etmiştir.

Fotoğrafın Osmanlı Devleti'ne Gelişi
  
İcadının üzerinden fazla bir vakit geç­meden Takvim-i Vekâyi Gazetesi'nin 28 Ekim 1839 (19 Şaban 1255) Pazartesi gün­kü 186. sayısında fotoğraf makinesinin bulunuşu îlân edilmiştir. Haberde fotoğra­fın târihî seyri anlatılmış, teknik hususiyet­lerinden söz edilmiş, ayrıca M. Deguerre hakkında tanıtıcı bilgiler verilmiştir. Osmanlı coğrafya­sında bu haber neşrolunurken M. Deguerre'nin çırak­larından pek çoğu bu tekniği öğrendikten sonra dün­yanın dört bir yanına dağılmışlardır. Bu fotoğrafçılar­dan bazıları İstanbul'a da gelmiştir. Bunlardan biri Av­rupalı seyyah M. Kompa'dır.

Ceride-i Havadis Gazetesi'nin 8 Cemâziyelâhir 1258 (7 Temmuz 1842) tarihli nüshasında fotoğrafın resme göre çabukluğu şöyle anlatılmaktadır; "Res­samların bir adamın resmini yapacakları vakit günler­ce adamı karşılarına oturtup, defalarca nazar edip kemal-i sabr ile hayli zahmetli resmettikleri, lâkin bu âlât ile resim olunacağı vakitte güneşte altı saniyede ve güneşsiz vakitte yarım dakikada ol âlât vasıtasıyla resm edip bitirdikleri" belirtilmektedir.

Eminönü'nden Galata Köprüsü'nü gösteren bir fotoğraf (1901-1902)
Eminönü'nden Galata Köprüsü'nü gösteren bir fotoğraf (1901-1902)

Ayrıca M. Kompa'nın fotoğraf sanatını bilhassa pazar günleri Beyoğlu'nda saat dokuzda başlayıp adam başı onar kuruşa teşhir ettiği anlatılmaktadır. Bir adam veya birkaç adamın fotoğrafının çekilmesi yüz kuruştan yüz yetmiş beş kuruşa kadar olup manzara resmi ise yüz yirmi beş kuruştan büyüklüğüne göre bin kuruşa kadardır. Ayrıca Kompa'nın fotoğraf için lazım olan âletlerini dahi satacağı haberde neşrolunmuştur.

İlk olarak seyyahlar tarafından Osmanlı coğrafya­sı fotoğraflanırken bir taraftan da Yıldız fotoğraf albümlerinin temeli atılmıştır. Fotoğraf kısa bir sü­re sonra gündelik hayatın başka sahalarında da kullanılmaya başlanmış, harp fotoğrafçılığı diye ye­ni bir meslek dalı ortaya çıkmıştır. 1853-1856 yılla­rı arasında Ruslarla yaptığımız Kırım Savaşı dünya târihinde fotoğraflanan ilk savaş olduğu gibi, ayrı­ca Osmanlı Devleti'nde gazetecilik maksatlı çekilen ilk fotoğraf olmuştur.

Sultan II. Abdülhamid Han'ın istihbarat raporları (jurnaller) üç yangın sonucunda ancak yok edilebildi.

Sultan II. Abdülhamid Han'ın istihbarat raporları (jurnaller) üç yangın sonucunda ancak yok edilebildi.
Sultan II. Abdülhamid Han'ın istihbarat raporları(jurnaller) üç yangın sonucunda ancak yok edilebildi.


Sultan İkinci Abdülhamîd Han Devrinin İstihbarat Raporlarının Üç Yangın Neticesinde Yok Olduğunu

BİLİYOR MUYDUNUZ?


30 Mayıs 2012 Çarşamba

Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın Kur'ân-ı Kerîm'e Hizmetlerinden Biri; Kur'ân-ı Kerîm Tedkîk Heyeti

Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın Kur'ân-ı Kerîm'e Hizmetlerinden Biri; Kur'ân-ı Kerîm Tedkîk Heyeti
Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın Kur'ân-ı Kerîm'e Hizmetlerinden Biri; Kur'ân-ı Kerîm Tedkîk Heyeti 

Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın 26 Ağustos 1889 tarihli husûsî irâdesi ile Mushaf-ı Şerîf basımla­rını incelemek için Meclis-i Tedkîk-i Mesâhif-i Şerîfe (Mushaf-ı Şerifleri Tedkîk Heyeti) adı ile bir de heyet teşekkül ettirilmişti1.

Şeyhülislâmlık (Meşihat) bünye­sinde Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın irâdesi icabı teşekkül ettirilen ve ilk olarak "Huffâz Meclisi" adını taşıyan bu heyetin vazifeleri, yapacakları muamele, Mushaf-ı Şerîf bastırmak için başvuruda bulunacak­ların deruhte eylemeleri lâzım gelen harekât ve temi­nata dâir heyet azalarınca sultana bir de nizâmnâme lâyihası takdim edilmiştir.

Mukaddime: Halifemiz ve Sultanımız İkinci Abdülhamîd Han; hürmet ve saygı ile okunacak Kur'ân-ı Azîm'in; yazım ve basımında; sehv, hata, tahrifi ya­nında, eksik ve fazla kelimelerden ve yanlış hareke­lemelerden de masun ve salim olmasının kesinlikle şart olduğunu ve bu hususta gereğinin yapılmasının kendi katında çok mühim ve kadîm farzlardan oldu­ğunu beyan buyurmuştur. Ayrıca bir süredir matbu Mushafların basımında bu kaidelere tam olarak uyul­madığı yapılan kontrol ve teftişlerle de ortaya çıkmış­tır. Bu sebeple pâdişâhımız; Mushaf basımı yapan matbaaların teftiş ve kontrolü için daha önce Maârif Nezâreti'nce îfâ olunan vazifenin bu nezaretten alı­narak Meşîhat'a verilmesini ve bu vazifeyi en güzel bir şekilde yapabilmek için de Meşihat'ın bir Huffâz (Hafızlar) Meclisi teşkilini irâde buyurmuşlardır. Bu irâde neticesi teşekkül eden Huffâz Meclisi'nin vazife­lerine ve bu vazifenin icabı olarak Mushaf-ı Şerîf bas­tırmak için müracaatta bulunacakların deruhte eylemeleri lâzım gelen harekât ve teminata dair bir ni­zâmnâme hazırlanmıştır. Bu nizâmnâme şu maddeler ve muhtevadan meydana gelmektedir.

Birinci Madde: Huffâz Meclisi reis-i kurrâ ile muktedir ve ehliyet sahibi altı hafızdan mürekkeb olacaktır.

İkinci Madde: Huffâz Meclisi kendisine havale olunacak müracaatı kıraat ederek, mealinde basıla­cak Mushaf-ı Şeriflerin üçüncü maddede kararlaştırı­lan iki çeşit baskıdan hangi çeşidi üzere basılacağı tesbit edilecektir. Buna göre, ileriki maddelerde ya­zılmış bulunan yazılı teminatı aldıktan sonra icabına bakılmak üzere durum Meşihat'a arz edecektir.
Mushaf-ı Şerifleri Tedkîk Heyeti teşekkülü ile alâkalı vesika

30 Mart 2012 Cuma

Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması


Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması
Sultan İkinci Abdülhamid Han ve Osmanlı Donanması

"Donanma-yı hümâyûnun elden çıkarılmasına katiyen rey ve rızam yoktur. Her Türlü fedakârlığı eder, fakat donanma maddesini esasından reddederim. Ve mucip sebeplerini dahi beyâna muktedirim, İcâbında donanmayı kaybetmemek için canımı fedaya hazırım."


Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın tahta oturmasının ikinci yılında Midhat Paşa ve avenesinin yanlış siyâsetleri neticesinde başlayan Osmanlı-Rus harbi, Devlet-i Aliyye'nin mağlubiyetiyle neticelenmiş, Yeşilköy'e (Ayastefanos) kadar gelen Ruslarla çok ağır şartlarda bir antlaşma imzalanmıştı. Ayrıca Ruslara Ödenecek bir de savaş tazminatı meselesi vardı. Ruslar, savaş tazminatı olarak Osmanlı donanmasında bulunan altı büyük zırhlının kendilerine verilmesini istiyorlardı.

Hamidiye denizaltı gemisi Haliç 'te tecrübe seyrinde
Hamidiye denizaltı gemisi Haliç 'te tecrübe seyrinde
Bu husus sultana bildirildiğinde "Başvekil Paşa'ya ve Safvet Paşa'ya ve diğer vekillere yeminle beyan ederim ki donanma-yı hümâyûnun elden çıkarılmasına kafiyen rey ve rızam yoktur. Her türlü fedakârlığı eder, fakat donanma maddesini esasından reddederim. Ve mucip sebeplerini dahi beyâna muktedirim. İcâbında donanmayı kaybetmemek için canımı fedaya hazırım." diyerek Rusların bu isteklerini şiddetle reddetmişti. Bu sözleri, sultanın donanmaya verdiği ehemmiyeti göstermektedir.

Sultan İkinci Abdülhamîd devrinde donanmanın 33 yıl Haliç'te yatıp çürüdüğü, donanma ve tersane için hiçbir yeniliğin yapılmadığı, hiçbir gelişmenin olmadığı, bir gün kendisinin de tahttan indirilmesinde rol oynayacağından korktuğu için pâdişâhın donanma işlerini aksattığı iddialarını Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde ve Deniz Müzesi Arşivi'nde bulunan binlerce vesika yalanlamaktadır. Peki o halde Abdülhamîd Han devrinde denizcilik sahasında belli başlı neler yapılmış, ne gibi yeniliklere, gelişmelere imza atılmıştır? Yâni bu devirde bahriye sahasında hiçbir müspet faaliyette bulunulmamış mıdır? Bahriyeye hiç mi ehemmiyet verilmemiştir? Bu yazımızda Sultan İkinci Abdülhamîd Han devri denizciliğini enine boyuna incelemek iddiasında değiliz. Sadece bu suallere bazı cevaplar aramak düşüncesindeyiz. O halde buyurun, bu devirde denizcilik sahasında meydana gelen gelişmelere göz gezdirelim:



Hamidiye seyir tecrübelerinde tam yol giderken
Hamidiye seyir tecrübelerinde tam yol giderken

27 Mart 2012 Salı

Mehmet Akif Ersoy Hakkındaki Acı Gerçekleri Görmezden Gelemeyiz

Mehmet Akif Ersoy Hakkındaki Acı Gerçekleri Görmezden Gelemeyiz
"Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi" mısrası ile uzun süredir tenkitlere maruz kalan M. Akif'in, Safahatında yer alan bir çok ifade de aynı tenkite maruz bırakacak tarzda. İstiklal Marşımızın şairine bir ülke vatandaşı olarak hürmet ve saygı ayrı olabilir ancak bazı hakikatleri de göz ardı ederek, milli şairi aynı zamanda milli bir Müslüman olarak görmekte doğru olmasa gerek..

Toplumları dizayn etmenin en geçerli yolu, o toplumun içinde yetişmiş popüler isimleri elde ederek onları eleştirilemez ulvi kişilikler kılmak, ve nesilleri onların düşünceleri etrafında toparlayıp-saflara ayırarak- kontrol edebilmektir. Bu mekanizma, eğitim sistemlerinin içine ustalıkla yerleştirilmiş özendirme politikalarıyla sağlanır. Eğitim sistemleri bu tür model kişiliklerle doludur. Tarih boyunca en geçerli hükmetme yolu bu olmuştur. Mehmet Akif’le ilgili eleştirilerimi dillendirmeye başladığım zaman çevremden aldığım tepkiler, nihai noktada bizim gibi sıradan yaşantısı olan insanların Akif gibi ulvi bir kişiliği eleştiremeyeceği noktasına bağlanıyordu. Bu yaklaşım Akif’in bir şair olmanın ötesinde bir kanaat önderi ve model kişilik olarak algılanmasından kaynaklanıyordu.


Bu eleştiri sahiplerine şunu söyledim. Mehmet Akif, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’a;

Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi”(2) “Ah efendim o ne hayvan, o nasıl merkepti.”(3)

Dediği zaman; Cennetmekân koca bir imparatorluğun padişahı ve dünyanın çok yerinde adına hutbeler okutulan bütün Müslümanların halifesiydi. Akif’se heyecanlı sözler söyleyen genç bir baytardı. O zamanın şartları altında Akif’in yaptığı çılgınlığa karşı bizim kendi zamanımızda yaptığımızın kıymet hükmü sadece hiçtir. Akif’in cüretine karşılık biz Akif’e ne desek hiçbir şey demiş sayılmayız.

Mehmet Akif’in kişiliği bizim alanımız değildir. İyi ya da kötü, ölmüş bir insanın işi artık Rabbiyledir. Bu ölen kişi üzerinden bir kısım toplum mühendisliği faaliyetleri yürütülüyor ise eserleri ve düşünceleriyle entelektüel yaşantımızda, fikir dünyamızda tesir sahibi ise, biz bu tesiri konuşmak, eleştirmek ve yorumlamak zorundayız.

Daha da önemlisi söz konusu kişi sadece sanatıyla anılmıyorsa, bugün bütün eğitim kurumlarında resmi asılı olan iki kişiden biriyse,(4) hayatımızın içindedir, her gün çocuklarımızın karşısındadır. 2011 yılının ülkemizde Mehmet Akif yılı olarak ilan edildiğini ve çok yoğun bir şekilde anılıp değişik açılardan işlendiğini hatırlatmakta fayda var. M. Akif’in sanatını ve kişiliğini aşan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamak hiçte zor değil. O, artık gençlere sadece “Milli Şair” olarak tanıtılmıyor, aynı zamanda “Milli Müslüman” modeli olarak sunuluyor.

Konu inancımız bağlamında ele alındığı zaman “Kişi sevdiği ile beraberdir” ölçüsü mucibince imanımızı kullanarak kalplerimize yerleştirilmek istenen kişilere karşı gereken özeni ve hassasiyeti göstermek vazifemiz olmaktadır.

Bütün bu gerekçeler benim gibi sıradan insanlara Akif’i değişik açılardan inceleme, sorgulama, yorumlama ve eleştirme hakkını vermektedir.

M Akif’in başyapıtı şüphesiz İstiklal Marşı’dır. Güftesi ile bestesi arasında ciddi uyumsuzluklar bulunması nedeniyle okunurken güfte anlamını yitirmekte daha çok bir karambol havasında terennüm edilmektedir. Her çalındığı ve söylendiği zaman ayakta ve saygı duruşunda dinlemek zorunda olduğumuz bu marş hakkında olumlu/olumsuz birçok eleştiri yapılmıştır. İçinde bir tek Türk kelimesinin geçmemesinden tutunda, ırkçı duygularda yazılmış olmasına kadar çok geniş bir yelpazeye sahiptir bu eleştiriler. 28 Şubat paşalarından Doğu Silahçıoğlu birçok meslektaşının taşıdığı duyguları dile getirip. Aşırı dinci bir söylem taşıdığı için bir ömür boyu selam durduğu İstiklal Marşı’nı hiçbir zaman içine sindiremediğini yazdı Cumhuriyet Gazetesinde ki köşesinde.

“O ezanlar ki şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim, inlemeli.”


Ezan, şahadet, din… ilk bakışta mısralarda Paşa haklı dedirtecek bir görüntü var. Peki ya mana; inlemek sözcüğü acı ile feryat etmek, ızdırapla ses çıkartmak anlamlarına geliyor. “İnim inim inlemek” deyimi meşhurdur. Peki ezanlar neden ebediyen inlemeli? Gür bir sada ile coşmak varken. Dini terminoloji açısından ezanları inletmek-dindar için-ciddi bir edep ihlali olarak değerlendirilebilir.(5)

Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerinin bağlıları (Süleymancılar) hangi partiye oy verecek? | Hangi parti tercih edildi? | Mehmet Fahri Sertkaya (video)

Cemaat merkezi ( Muhterem Alihan Kuriş Beyağabey ) kararını açıkladı: KESİNLİKLE OY YOK! Kesinlikle AKP'ye ve MHP'ye oy ve...